24. Her Kast Ayaktakımıdır İstanbul’da

“İstanbul, birinin doğurup büyüttüğü bebeği, diğerinin büyük bir iştahla gözlediği yerdir.”

İstanbul’un küçümseyerek taşra dediği diğer şehirlerin, her birinin bir karakteri var. Net, durağan, kimi zaman çıkıntı birilerini doğurmak için azıcık ikircikli, ama sıradan; binlerce yıldır salınan söğüt dalları gibi. Fakat İstanbul öyle değil. İstanbul, tüm bileşenleriyle ayrık ve bu ayrıklığıyla bütünleşik bir şehir. Bütünleşik, çünkü; başka çâresi yok.
***
İstanbul, ağlarına takılmış, o ağlarla kanına akıtılan her bir umdeye, ciğerlerine üflenen her bir nefese mahkûm olan insanların şehri iken, tohumlarına karşı ilkelidir. O insanlara ağlarını anlatmaz, o ağlarla yaşamaya mahkûm olduklarını hissettirmez. İstanbul insanı hangi türe yenik düştüğünü göremediği gibi, hangi türü doğuracağını da bilmez. Tipik İstanbul insanı fanustaki balıktır.

***
İstanbul, göremeyen, duyamayan ve söyleyemeyenlerin bir arada, her gün didişip durur gibi görünüp aslında birbirlerinin küllerinden beslenenlerin şehridir. Diğerinin külü, artığı, nedameti ötekinin gıdası, eksiği ve hayalîdir. İtkilerin boylarının her gün kısalıp, kişiyi kendi içine hapsedecek kadar korku ile beslediği bu yerde bir ihtiyâr, bir çocuk kadar ihtiyârına hâkim değildir. Öğrenilmiş çâresizlikler içinde, her bir artık, itibârî maslahatların kapışılarak elde edilen lütfûdur. Kastlar şehridir İstanbul; her bir kastın diğerini her an altta bırakmaya çalıştığı şehir…
***
Öğütüm kilidini söken öğütlerin, kıkırdaklı maskelerle Allah’a, devlete ve insana uzaklaşılabilirlik/yakınlaşılabilirlik çizelgesi dayattığı ‘başka’ bir şehir yoktur; böylesine ‘başka’ tipik şehir insanı yoktur. Tebessümün az sonra iliştirilecek nefsî hesapların kahrıyla ölüp gideceği, dokunaklı bir cümlenin yüzüne ‘ben’ tapınağının kapılarının kapatılacağı gerçeği, her gün yakamozlarla, uğultulu, ancak sessiz ışıktan kasırgalarla doğup duran güneş kadar berraktır bu şehirde.
***
Anadolu’nun kılcal damarlarına kadar uzanan sihirli kolları ve oynak, cilveli kadınsılığı ile her an her dakika bir kurban devşirip eritmektedir içinde İstanbul. Anadolu, kendi kaslı, namus timsali kavruk delikanlılarını ve ince belli esmer, buğday tenli kızlarını beyazlamak ve kastların kendisinden sonraki katmanlarına yerleşmek üzere uğurlamakta olduğu yeri çok iyi bilmektedir. Anadolu en alt kasttır İstanbul’un üst kastları kendi alt kastlarına kurban aramaktadırlar her dakika… Anadolu’nun sıradan karakteri gönüllüdür dünden beri bu arayışa…
***
İstanbul, insanın içindeki iyiyi, gönüllülüğün keffareti olarak her gün azaltmaktadır. Gecenin kollarına uzanan, masum işçilerin, memurların alın terine doymuş değil, alt kastların /ayaktakımının ruhları çalınmış bedenleridir. Her kast ayaktakımıdır İstanbul’da; yüksek/kristal kulelerde ve havuzlu villalarda islim ısıtanlar, ortalama yüz metrekarelik dayanıksız apartman dairelerinde mangal yakamayanlar ve gecekondularda soğuktan titreyenler, hepsi. Çünkü; hepsi birbirinin külüne muhtaçtır. Birinin bedeni külüdür, diğerinin serveti. Birinin harfleri külüdür, diğerinin o harflere olan açlığı…
***
Her bir gece, yatakların içinde dönüp dolanan aç gözlü ruhların işkence çektiği hücredir. Sabaha dönen her yoksul evi, ertesi gün yollarda sürüklenen hayallerin kurbanı olarak sürükler kendisini. Her bir zengin, yoluna konmuş çektirilerin, sosyal adalardan/alt kastlardan kaçırıp getirdiği dilberlerin koynundadır. İster vâki olmuş olsun, ister hayalî; her bir zengin erkeğin düşeli, el değmemiş dilberlerle meşguldür. El değmiş olanları, zengin olmayanların düş süsleridir her vakit. Sıkış sıkıştır İstanbul; erkeklerin şıklığını, kadınların çıplaklığıyla süsleyip şehveti sıkıştıran bir şehir…
***
‘Her bir’ denilen bakış toptancılık, kat’i surette ‘muhtemel her’ den ‘bazılarını’ çekip almaktadır. İstisnâdır her daim; kaide teşkil edecek değildir. İstanbul’un o bazıları, Anadolu’nun ikirciklerle doğurduğu o çıkıntı birileri kadar azdırlar. Ne hazindir ki; bazılarının sırtında çağıldamaktadır dürüstlük ve mertlik şelalesi. Edebiyatın sürmesi, düşüncenin yenileşmesi, din ve siyasetin diri kalması ve hatta iyi yanların diri tutulması için yakılacak ışıklar kadar muhtaçtır o bazılarına İstanbul. Tipikleşmeyen, hangarlarda çürüyüp gitmeyen, karanlık çoğulculuğun, isterik çoğunluğun ve şizofrenik bencilliğin derme çatma kulübelerinde hararetle inlemeyen sadece ve sadece o bazılarıdır, o meşhur şehirde…
***
Profesyonel iş bitiriciliğin amatör tezgâhlarında nefsten birer ışıldak gibi duran kadınların, o ışıldaklara üşüşen sinekler gibi fırsatçı erkeklerin bir arada, hep beraber ve çoğu kez bıkılmış nezaketlerle, yapay fikirlerin bin bir perdeyle gizlenen menfaat çıkışlarında halvet oluşlarına aşinadır İstanbul. Dik duruşların görüldükleri anda tepelerine inen balyozlarla ezildiği bu yerin, imparatorluklardan kalma alışkanlıklarını sürdürüp gitmesi kendi çıkarınadır.
***
Laleli’den SultanAhmet kıyılarına kadar ilerleyen tipik İstanbul insanın, Topkapı dönüşlerinde, zihninin kürek mahkûmu seslerine Beyazıt meydanında iz bulmaya cüret etmesi, Sarayburnu’nun yoksula açılan hengâmelere is sürmesi, Ortaköy’e uzanan süslü sözlerin, Beyoğlu’na sıçrayıp kirini katmerleştirmesi ya da Eyüp’teki aldatmaca, kötü bir kâbusun her an çizilen modern ve geleneksel çizgileridir belki de. Yahut kıyılardan tepelere uzanan ulaşılmazlık zincirlerine, bir gün, belki de bir gün diyerek hayalî tekmeler savuran çocukluk hatıralarındaki muhteşem ihtiyârîliğe duyulan özlemdir, ihtiyâr dışı her kızgınlığın sebebi.
***
Keskin hafızalıdır; ihanetleri unutmaz, dürüstlükleri de. Bedelini kan kusturarak ödetmek için gölgede tutar ihanetleri; dürüstlüklere ise darda kaldığında sarılmak için gülümser… Ayırt etmeksizin tüm elleri öper İstanbul… Bükemediği eli zayıflatmak için öper… Büktüğü eli ise el pençe durdurmak için.
***
İstanbul’un ulaşmadığı yerde günah işlenmez; oralarda, o net karakterli olanların henüz kirlenmediği yerde sevabın elleri bembeyazdır. Kirli sarı değildir gülüşleri insanların. Bebelerin dudaklarında şımarık tebessümler; adamların ve kadınların dudaklarında öğütler ve ninniler vardır.
***
Yine de sever Anadolu İstanbul’u… Tüm kızıl türkülerine, tüm kan emiciliğine rağmen… Bilir; karanlığın kalınlaştığı yerde ışık daha iyi görülür. Daha bir sarılır, İstanbul’un harflerine… Zan ve umut eder; içindeki hevesi dışındaki kisvelere giydirmek için… dışındaki kisveden kendine umut biçmek için…
***
Özgürlük meydanından sahile inen uzun yolda, Ebuzziya’da yürürken İstanbul’un insanı, özgürlük dediği şeyin avuçlarında sakladığı bir kelebek gibi an be an öldüğünü bilir. Geri dönüp de tıklım tıklım, itiş kakış otobüslerde, banliyö treninde, az uzak metro istasyonunda, kirli krem minibüslerinde ve kendine has dolmuş taksilerinde dokunur bacakları diğerlerinin bacaklarına… Gizleri ilişir erkeğin, çıplak omuzlarından, çıplak bacaklarına dek rengi kaçmış kadın bedenine. Kahır ıslatır inandığı kutsalın kendine benzemeyen iğretiliğine… Beslenen açlığıdır işte…
***
Henüz doğmamış bebeklerin sıra sıra, gizli gizli katledilip tıbbî atık servislerinde paketlenip gizlice gömüldüğü yerdir, İstanbul; bu hastalığını da yaymıştır Anadolu’ya. Doğurmamış anneler, doğurulmamış cesetlerin gömüldüğü yerleri de bilmezler… Ağlayamazlar da özgürce; kınanmaktandır korkuları…
***
İstanbul, birinin doğurup büyüttüğü bebeği, diğerinin büyük bir iştahla gözlediği yerdir. Bebek, iştir; şirkettir, dergidir, gazetedir, televizyondur ve dahi adamın ve kadının tekidir.

Alper Selçuk 23.05.2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder